Bir iç çekiştir hatıralar. Bazen bir tebessüm bazen tatlı bir gülüşle dalıp gider donuk bakışlar arkasından. Acı, tatlı izler bırakır zaman. İte o hatıralar bazen insanın yadına düşer bir an. Derin bir iç çeker insan... derin bir iç çeker...
"Vay benim çocukluğum..."
Güzel de anladığım kadarıyla özlediğin çocukluğun falan değil. Yaşlanmaktan korkuyorsun. Eee, o dönem geçip gitti. Hiç geçmeyecek hep öyle kalacağını sanıyordun. Gençliğinde çocukluluğunu, yaşlanınca da gençliğini özleyeceksin. İnsanın fıtratında var. Gidenin peşinden ağıt tutma geleneğine uymuşuz.
Bir bakalım o özlenen çocukluğa! Yılda ayaklarımıza bir çift kara lastik alınırdı, üç gün giymeye kıyamaz, koynumuza alıp yatardık.
Haftada bir gün Pazar ekmeği, bazı yerlerde şehir ekmeği denir, getirilirdi, onu ev ekmeğine katık yapardık.
Tahin helvası lükstü, bayramdan bayrama, on dört yaşımızdan sonra tanıştık. Marşal yardımı margarin yağlarını kapmak için birbirimizi ezerdik.
Meyveyi senede iki defa görürdük, muzu askerde bildik.
İte bizim çocukluğumuz bunlar. İte bizi mutlu edenler bunlardı her hal.
Biz garip bir milletiz, yoklukta bile mutlu olmuşuz ve o günleri özlüyoruz, kanaatkârız. Varlık mutsuzluk sebebi olmuş, neden? Çünkü selam sabah kesilmiş. Aslında özlem, sosyal ilişkiler, değişen insanlık. O zaman beraber çarpan gönüllerin yolları ayrıldı, artık herkes çıkarı için koşturuyor. Her hal insan bir de yaşlandıkça yalnız kalmaktan korkuyor.
Neyi arıyor bu insanlık dersiniz? Herhalde yoksulluğu, sefaleti, sıkıntıları değil. Zihin durulduktan sonra artık daha net düşünebiliyor ve aklı başına geliyor. Ektiklerini çok kolay har vurup harman savurduğunun sıkıntısı var. Saygı, sevgi bitmiş, şimdi insanlık bekliyor.
Eskiden gerçekten her şey daha mı iyiydi? Yoo... Yokluk, yoksulluk, acılar içinde nasıl iyi olur o dönem? Diyoruz ama işsizlik yoktu. Herkes bir şekilde bir iş yapabiliyordu. Nalbant, demirci, bakırcı, dülger, taş ustası gibi... İnsanlar meşgul oluyordu, kanaatkârdılar. Elbirliğiyle bütün sıkıntıların üstesinden gelebiliyorlardı. Düğünde, sünnette, ölüde beraberdiler.
İte özlenen bu sosyal yapı, birliktelik... Bugün bu noktadan bakılarak sorgulanmalı. Ortak noktalar azalmış, insanlar birbirlerinden uzaklaşıyorlar. İnsanlar vermekten hoşlanmıyor artık, hep almak istiyor. Yani mali dengeler de değişmiş...
"Hey gidi memleketim..."
Diyorsun da memlekete en büyük kötülüğü sen yaptın kime kızıyorsun? Seni kovanlar mı vardı? Memleket yerinde duruyor sen çekip gittin, geriye dönüp bakmadın, bir daha uğramadın. Ölüm yaklaşınca, insanlık aklına geldi! Cenazen ortada kalır endişesine kapıldın. "Ya dinsiz gidersem" korkusuna kapılınca, musalla taşı, bir de imam lazım derken memleket aklına geldi öyle mi? İman birden vatan sevgisine dönüştü ama yüzün yok dönmeye, memlekette tanıdığın kalmadı! Nereye sığınacaksın? Sarı çizmeli Mehmet ağa, nereye gideceksin? Haklısın arkadaş artık senin durumun zor...
"Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kalemi, Sarı çizmeli Mehmet ağa bir gün öder hesabı." (B.Manço)
"Nerede o eski şairler?.."
Eh burada haklısın! Gerçekten eskiden iyi şairler yetişmiş. Yüz yıl geçmesine rağmen hâlâ hatırlanıyorlar. Hepten yok olup gitmekte vardı. Aslında o kadar da karamsar olmaya değmez. Belki yüz yıl sonra bu gün şiir yazanlardan bir ya da iki kişi eski diye anılacak ama aruzla, divanla, heceyle olmayabilir. Mesela batıyı en güzel taklit eden şair, kuralsız şair, çizgi altı şair ya da en iyi maskaralık yapan şair diye olabilir... Yani bu zamanda şair çıkaracak, kâh öyle kâh böyle. Yoksa ne diye çekersiniz geçmiş şairlerin özlemini onlar gibi yazın sizin de olsun. Bir seferinde birileri için "bunlar şair değil" demiştim de neredeyse beni döveceklerdi. Bırakın şimdi zaman kararını versin.
Üstelik, o eski şairler yok ama şiirleri duruyor okuyan nerede?.
"Ah o eski şarkılar..."
Eskiden şarkıları hocalar, efendiler, paşalar, vezirler, sultanlar yazardı. Hafızlar okurdu. Müzik tekkede, divanda, medresede yapılırdı. Günümüzde ise sarhoşlar, ayyaşlar pavyonlarda yazıyorlar. Tabi ki o kadar fark olacak. Biri insanın gönlüne hitap ediyor diğeri de cinsiyet hormonlarına.
Neyse ki âlim/ulama eskiden yazdıkları ve besteledikleri şarkılarla günümüzün ihtiyacına da cevap veriyor.
Hem o zaman dinleyici de vardı, ona göre şarkılar yazılıp besteleniyordu. Şimdi de dinleyiciye göre müzik yapılıyor, bunda şaşıracak bir şey yok. Ee, imparatorlukların müziği sıradan olmaz. Her şey tuğa göre dizilir, değer verilir. Sen güçlü, zengin olduğun zaman emin ol müziğinde güzel olacak. Artık tavernaya takılmayacaksın, pop dinlemeyeceksin. Itri'yi, Dede Efendi'yi, Hacı Arif Beyi, Tatyos Efendi'yi ve diğerlerini dinleyeceksin. Ayrıca aynı kalitede yenilerini yetiştireceksin.
"Nerede o eski ramazanlar?.."
Nerede olacak, o çok memnun bizden, onun için her yıl on gün erken geliyor. Sen memnuniyetsizsen onun haberi yok, söyle de bilelim. Yeni ramazanlar sana ne çektirdi ki bu kadar içten dertli söyledin? Bu yenilerde eskileri kadar özlenecek ya da çileli sen bilmiyorsan ben ne yapayım? "Namazda gözün yok ki ezanda kulağın olsun" fark bile edemiyorsun.
Yok efendim, "Biz çocukken büyüklerin elini öperdik para verirlerdi, şeker toplardık..." diye yakınıyorsunuz. Behey bencil cimri adam suç ramazanda mı? Bütün eksiklik sende. Bilmiyor musun para verme sırası sana geldi? Artık büyük sensin, torunların etrafında dolaşıyor. Hep işin kaymak tarafını düşünüyorsun. Devam ettir ki şimdinin çocukları da bu günleri güzel hatırlasınlar. Yoksa "vay benim cimri ninem/dedem" diye başlarlar.
Ramazan bayramları her yönüyle bir bayramdı. Yemekler, tatlı çorbalar, baklavalar, börekler daha neler neler. Gelenler gidenler, küçükler büyükler, saygı-sevgi...
Büyükler evlerinde oturuyor küçükler onları ziyarete geliyor yenip içiliyordu. Bayramlar bayram oluyordu. Şimdi bayrama üç gün kala herkes yazlığına çekip gidiyor. Bayramlar yine bayram ama insanlar değişmiş emmi oğlu insanlar değişmiş...
"Can bula cânânını,
Bayram o bayram ola..." (Türkü)
"Eskiden her şeyin tadı vardı..."
Vardı ya! O zaman hile hurda yoktu da ondan. Şimdi öyle mi? Yalan, dolan sahtekârlık, iftira daha neler neler... Saymakla bitmez bunlar. Bu yanlışlarımız tarıma bile sıçradı. Eskiden lahananın, havucun, ıspanağın, patatesin, kabağın tadı vardı. Domatesin kokusu insanı cezbediyordu. O zamanlar ilâç, hormon, kimyasal gübre de yoktu. Şimdi tesadüf yaşıyoruz! Hastalıklar arttı, ilâç kalıntıları süründürüyor. Yani anlayacağın zehri zehirle tedaviye çalışıyoruz. Hayatın ne tadı ne de tuzu kaldı. Hani derler ya ağzımızın tadı kaçtı. Kendimiz yapıyoruz, şikâyeti kime edelim?..
"Bizim eller..."
Burası yürek yarası. Zaman zaman bizim eller benim de yadıma düşer. Doğduğumuz yer dağın öbür yamacında olsa göremeyince insanın göresi gelir. Her karışında yüzlerce hatıramız var. Her taşına iz bırakmışız. Hayvanlar için de öyle değil mi? Köye sürü girince her koyun kendi ağılına gider. Göçmen kuşlar her yıl eski ağacına, ormanına, sulak alanına, yuvasına döner.
"Sılayı rahim" kutsal, kutsal olduğu kadarda gerekli insanın sosyal yapısı bunu gerektiriyor belki...
"Biz eskiden..."
Diye başlarız konuşmaya. Eski hakkında söyleyecek çok şey var elbet. Acılarımız, mutluluklarımız, yoksulluğumuz, sahip olduklarımız ya da olamadıklarımız, hülâsa-i kelâm ki bizim hayatımız... Kıtlık, yoksulluk da vardı ama bir çürük fındık bile olsa paylaşılırdı. Onun için kazasız belasız bu günlere gelebildik, farkına bile varamadık.
Köyümüzde bir kişinin tek kasketi, bir kişinin de paltosu vardı. O gün şehre giden onları akşama kadar ödünç alırdı. Kimse bunu dillendirmezdi, söylemezdi, küçümsemezdi. İnsanlar; bağda-bahçede, tarlada-tapanda, harmanda, alış-verişte birbirlerine muhtaçtılar. Bir tandır yanınca üç aile ekmeğini orada pişirirdi. Bir araba koşulsa on kişi onunla işine giderdi. İte güzel olan insanlık, ilişkiler. Değişen sen değişen insan! Soğuktan donanı, arabanın altında kalanı görsek çekip gideriz. Bu sonu biz hazırladık neden şimdi zorumuza gidiyor?
"Ah benim ilk eşim..."
Diye ahlayıp vahlayana şaşmamak elde değil.
Ne olmuş?
Genç yaşta ölmüş...
Hımm/Vah vah!..
Ayrılmış...
Haaa!..
Alıp başını gitmiş...
Yaaa!..
O kadar memnundun da neden genç yaşta zavallıyı göçürttün? Dünyasına bıktırıp kaçırttın? Memnunduysan neden ayrıldın demezler mi? Yaaa...
O senin ilk eşindi, değişince daha mı iyisine varacağını sandın? Senin kahrını çekecek biri lazımdı onu da bulmuştun, beğenmedin öyle mi? Daha iyisini bulacağını ümit ediyordun. Boşuna, "Gelen gideni aratır" diye söylememişler.
Hakkına razı olmayan onu da bulamaz...
"Şimdiki aklım olsaydı..."
Ne yapardın? Üstelik çoğu zaman "yaşlanınca bende akıl kalmadı" diyordun yakın zamana kadar. Demek eskiden aklın daha çoktu. O zaman eskiden neden kullanmadın. Tecrübesizdin, gençtin, cahildin ondan olmalı! Şimdi aklın zayi oldu ama tecrübelisin! İyi ya aynı kapıya çıkar, sende değişen bir şey olmamış vesselam. Bırak, maziyle yaşamayı, bu güne bak. Beceremeyeceksen bu işin eskisi yenisi yok. Hakkına razı ol bu iş böyle gelmiş böyle gider.
Kader işte bu sen elinden geleni yapmışsın, kendini acıma bari...
"Hey gidi günler hey..."
Ne olmuş o günlere, anlayamam!.. Neden o kadar içten söylerler hem de dertli? Değişen ne var, şekilden başka.
Özlemi çekilen teneke soba, fırında patates ya da kavurga, mısır patlatılması, çinkoda kışlık kavurma, küplerde erimiş tere yağ, dibekte dövülmüş bulgur/yarma ise onlar yoksulluğun, imkânsızlığın getirdiği tedbirlerdi. Geri kalmışlığı simgeler.
Günlere gelince onlar hep aynı! Değişen bir şey yok. Zaman hızla geçip gitti gönlümüz de o günlerden küçük hatıralar kaldı acı ya da tatlı bazen geliyor yadımıza bir iç çekimi işte o kadar.
"Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik ,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik." (Y.K.Beyatlı)
"Hey gidi geçmişim..."
Önce çocukluk sonra başlar gençlik ağıtları. Yaş ilerlemiştir dizler çekmiyor artık yükü. Başkası da sanır ki bu kişide bir iş vardı ya da ne bileyim işte öyle. Nereden bilsinler sünepenin teki olduğunu. Tanıyan biri olursa, "Biz senin gençliğini de bilirdik" der içinden, Nasrettin Hoca'nın dediği gibi. Duyarsa gönlü kırılır, değer mi? Bırak hatıralarıyla yaşasın. Dibe vurmuş işte bu gemi. Yıkmış yok etmiş yaşamadığı günleri.
İnsan ümitleriyle yaşar hayalleriyle teselli olurmuş. Geçmişle yüzleşmek çok insanın hoşuna gitmez. İnsan yaşlanınca dağarcığında birkaç hatıra kalırmış. Onların da iyi olanlarına hep gülümser, vicdanını rahatsız edenleri de onu yer bitirirmiş. İte bu dünya da böyle geçip gidermiş.
Artık mevsim son bahar. Bir varmış bir yokmuş...
... diyerek bir gün biter hatıralar. Sessiz bir yolculuk başlar!.. Donuk bakışlar kalır arkasında. Derin bir iç çeker insan... derin bir iç çeker...